DENEYİMLER

BEM’26 — Business Engineering Management Days

4 Mayıs 2026

Sevgili öğrenciler, MAKTEK’in değerli yöneticileri, kıymetli hocalarım,

Bugün bu kampüste, bu tarihi çatının altında sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu kısa cümlelerle anlatamam.

Çünkü burası benim için sadece bir etkinlik mekanı değil; çok uzun yıllar önce bir mühendis olma hayalini içinde büyütmüş bir gencin okuduğu okul. Davutpaşa’ya her dönüşümde aynı duyguyu hissederim: Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği sıralarından kalktığım gün, hayatımı şekillendiren en önemli eşiklerden biriydi.

Sizlere bugün bir “mentor”, bir “konuşmacı” ya da “bir sektör temsilcisi” olarak değil; kırk yıl önce aynı sıralarda oturan, aynı kafa karışıklığını yaşayan ve aynı umutla mezun olan bir
YTÜ Makine mezunu olarak gelmek istedim.
Şunu açıkça söyleyebilirim: Büyük bir şirket kurabileceğimi, altı kıtada seksenin üzerinde ülkeye ihracat yapan bir marka yaratabileceğimi üç yıl üst üste ihracat şampiyonu olacağımı, ya da 2008 yılında “Yılın Girişimcisi” seçileceğimi mezuniyet günümde ben de bilmiyordum. Elimde sınırlı imkan, zihnimde çok sayıda soru işareti vardı. Bu nedenle bugünkü oturumun başlığını — “Mühendislik Odağında Girişimcilik Ekosistemi” — sizden önce, kendi geçmişime dönüp hatırlamadan konuşmak bana mümkün görünmedi.

Ben 1960 yılında Elazığ’ın Keban ilçesine bağlı, Bayındır Köyü’nde, üç çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. 10 yaşımdayken ailemle birlikte İstanbul’a taşındık. Piri Reis İlköğretim Okulu’nda, Atatürk Erkek Lisesi’nde okudum; gençliğim Kasımpaşa, Beyoğlu, Dolapdere, Kurtuluş gibi semtlerde geçti. Annem bize hep şunu söyledi: “Okursanız, çalışırsanız kendi yolunuzu açarsınız.” Babam ticaretle uğraşırdı. Evimizde büyük sermaye yoktu, ama büyük bir inanç vardı.

İki ağabeyim İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okuyordu; ben mühendisliğe ilgi duydum. Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği’nden mezun oldum, ardından Marmara Üniversitesi’nde MBA programını tamamladım. Bunu özellikle anlatıyorum; çünkü bugün burada oturan her bir gence, şunu söyleyebilirim: Nereden geldiğinizden çok, nereye gitmek istediğiniz önemlidir. Ben bir Cumhuriyet çocuğuyum. Hayatım boyunca devlet okullarında okudum. Cumhuriyet’in sağladığı eğitim fırsatları sayesinde bugünlere geldim. Toplum beni buraya taşıdıysa, ben de topluma borçluyum diye düşündüm; hala da böyle düşünüyorum. Bugün aranızda olmamın sebeplerinden biri de budur.

Makine mühendisliğinin bana öğrettiği ilk şey, sorunu parçalarına ayırarak anlama alışkanlığıydı. İkincisi, ölçünü ve sınır değerlerini bilme disiplini: Bir yapı neyi kaldırabilir, hangi noktada kırılır, hangi toleransı gözetmek gerekir? Üçüncüsü, belki de hepsinin üstünde, sistem düşünebilme yeteneğiydi. Bir makine tek başına çalışmaz; bağlantıları, tedarik zinciri, enerji girdisi, insanı vardır. Bunları bir arada okuyabilmek, mühendisin en önemli becerisidir.

Bu üç yetkinlik sonradan kurduğumuz şirketin temelinde kendiliğinden iş görmeye başladı. Askerlik görevimi, asteğmen rütbesiyle kontrol mühendisi olarak tamamladım. Dönüşte üniversiteden arkadaşlarımın kurduğu bir inşaat taahhüt firmasında ortak oldum. Zamanla ortakların bir kısmı ayrıldı, ben kalmaya devam ettim. O dönemde inatla pazarı takip ederken yalıtım sektöründe bir boşluk gördüm.

İlginçtir, gördüğüm bu boşluğu bana işaret eden şey, mühendislik eğitimimin beni alıştırdığı sistem bakışıydı. “Bir yapının ömrü, malzemesinin performansına bağlıdır” cümlesi akademik değil, ticari bir fırsatı da anlatıyordu.

1985 yılında, hayal ettiğim şeyi gerçeğe dönüştürerek ODE Yalıtım’ın temelini attık. Kimse bize “bu iş mutlaka tutar” demedi. Sermayemiz sınırlıydı ama inancımız ve çalışkanlığımız yüksekti. 1988’de yalıtım sektöründe ilerlemeye karar verdik; 1990’da ithalatı, 1996’da üretimi başlattık;

1999’da İtalyan L’ISOLANTE K-FLEX ile ortaklık kurarak, Türkiye’de kauçuk köpüğü üreten ilk firma olduk. Kırk yıl önce küçük bir girişim olarak başlattığımız bu yolculuk, bugün altı kıtada seksenin üzerinde ülkeye ihracat yapan, üst üste üç yıl Türkiye’nin yalıtım malzemeleri ihracat şampiyonu olan, yüzde yüz Türk sermayeli bir şirkete dönüştü.

Bu hikayeyi bir “zafer anlatısı” olsun diye anlatmıyorum. Altını çizmek istediğim nokta şudur: Bu ölçeğe giden yol;
-geceleri uykusuz geçirdiğiniz kararlardan,

-göğüslediğiniz krizlerden,

-yeniden yapılanma süreçlerinden

-ve her seferinde “başladığımız yer burası değildi ama değerlerimiz aynı” diyebilme iradesinden geçiyor. Ve bu yolun ilk taşını mühendislik eğitimi döşedi.

Bugünkü oturumun başlığı bana iki nedenle çok anlamlı geliyor. Birincisi, bu buluşmayı düzenleyen YTÜ Makine Teknolojileri Kulübü’nün kendisi, Türkiye’de öğrenci kulüpleri ile sanayi arasında nasıl bir köprü kurulabileceğinin somut bir örneği. İkincisi, Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey, tam da bu kesişim noktasında gizli.

Ekonomik büyüme artık yalnızca sermayenin ya da iş gücünün ölçeğiyle değil, “bir ülkenin mühendislik kapasitesini katma değere dönüştürme hızı”yla ölçülüyor. Bu hızın motoru, laboratuvardan iş modeline, üretim hattından müşteriye uzanan yoldur. Ve bu yol iyi bir fikirle değil, iyi bir fikri ölçeklendirebilen bir ekiple aşılıyor.

Buradan çıkarak mühendis-girişimcinin farkını şöyle özetleyebilirim: Mühendis sorunu tanımlar; girişimci, bu tanımı çözülebilir, ölçeklenebilir ve sürdürülebilir bir işe dönüştürür. Türkiye’nin en fazla ihtiyacı olan insan profili de budur: Teknik derinliği olan ama ürünü, pazarı ve insanı da okuyabilen girişimciler.

Sizlere, genç mühendis adaylarına şunu söylemek isterim:


Mühendislik bize bir şey tasarlamayı, bir şey gerçekleştirmeyi öğretir; ama ekonomi bu tasarımın değerini bir başka insana açıklayabilmekten başlar. Bir fikrin satılabilir olması, çözüme yönelik olmasıyla; bir çözümün ölçeklenebilir olması ise sistem olarak kurgulanmış olmasıyla mümkündür. Bu nedenle mesleki yetkinliğinizin yanına üç yeteneği daha eklemenizi öneririm:

  • İletişim: Karmaşık bir fikri, teknik olmayan bir dinleyiciye on cümlede anlatabilme becerisi.
  • Finansal okuryazarlık: Bir bilançoyu, bir nakit akışını, bir iş modelini okuyabilmek.
  • Pazar sezgisi: Müşterinin davranışını, fiyat hassasiyetini, rekabetin yönünü görebilmek.

Ve diplomadan sonra öğrenmenin bitmeyeceğini, aksine asıl öğrenmenin o gün başlayacağını mezuniyet sabahından itibaren aklınızda tutun. Ben MBA yaptıktan sonra da, farklı eğitim programlarına girdim, okudum, dinledim, sordum. Hala da öğrenmeyi sürdürüyorum.

Sizin kuşağınız bir meslek edinmekle yetinemeyecek; o mesleği birkaç yılda bir yeniden icat etmek zorunda kalacak.

Yıllar içinde liderliğin tek bir yüzü olmadığını, hayatın bize birbirini tamamlayan üç ayrı liderlik dersi verdiğini gördüm.

İlki, kendini yönetebilen liderliktir. Zamanını, enerjisini, odağını yönetemeyen bir kimse ekibini yönetemez. Bu, girişimcilikte özellikle kritiktir. Çünkü kurucu, işin ilk günlerinde aynı anda beş rol oynar:

-müşteri görüşür,

-finansla boğuşur,

-ekip kurar,

-ürünü tasarlar,

-hukuki meselelere bakar.

Kendinizi yönetmeyi öğrenmeden bu beş rolü birden taşımak mümkün değildir.

İkincisi, belirsizliği yönetebilen liderliktir. Hiç şüpheniz olmasın; dünya sizin mezun olacağınız dönemde muhtemelen bugünkü kadar, hatta daha karmaşık olacak.

Jeopolitik kırılmalar, teknolojide baş döndüren sıçramalar, çevreye karşı artan sorumluluk, bitmeyen rekabet… Bu liderliğin size söyleyeceği şey şudur: Liderlik, geleceği bilmek değil, bilinmezlik içinde yön çizebilmektir.

Üçüncüsü, şeffaf ve güven üreten liderliktir. Bir liderin en kritik sermayesi “güven”dir. Güven yoksa vizyon işlemeye başlamaz. 33 yıldır sivil toplumun içindeyim; 10 farklı sivil toplum kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği yaptım, 4’ünde başkanlık üstlendim. Şunu çok net gördüm:

Kâğıt üzerinde en parlak strateji bile, güven iklimi olmayan yapılarda çalışmaz. Şirketler de, dernekler de, ekipler de aynı ilkeyle işler.

Günümüzde en çok yanlış tarif edilen kavramlardan biri başarıdır. Toplumda başarı hep sonuç üzerinden konuşulur: Şirket ne kadar büyümüş? Kaç ödül alınmış? Hangi pozisyona gelinmiş? Oysa iş dünyasında 40 yılı aşan bir deneyimden sonra şunu söyleyebilirim:

Başarı sonuç değil, süreçtir. Karar verme biçiminizdir, kriz anındaki duruşunuzdur, hatanızı telafi ediş biçiminizdir. Ve en önemlisi öz disiplindir. Gençlikte eksikliği fazla hissedilmeyen ama hayatın ilerleyen aşamalarında fark yaratan tek şey budur.

ODE’nin 40 yılı eğrisiz bir başarı değildi. Bize yolu gösteren birkaç temel gerçeklik vardı, sizlerle paylaşmak isterim:

  • Krizler çöküş değil, yön değiştirme fırsatıdır.
  • En kötü zamanlarda verilen kararlar en kalıcı olanlardır.
  • Ve hiçbir kriz, hazırlıklı bir ekipten daha güçlü değildir.

Başarı hikayeleri yoktur. Başarı, sorun çözme hikayelerinin toplamıdır.

Bugün dünya yepyeni bir eşikte. Yapay zeka iş yapma modellerini dönüştürüyor; yeşil dönüşüm tüm sektörlerin kaderini yeniden yazıyor; veri yeni sermaye haline geldi; coğrafyamız sürekli bir jeopolitik gerilim kuşağı içinde. Son 5 ayda Amerika, Çin, Avrupa ve Orta Asya’da gerçekleştirdiğim iş ziyaretlerinde şunu çok net gördüm:

ABD’de vizyon var, Çin’de uygulama hızı var, Almanya’da muazzam bir mühendislik birikimi var. Ama üç coğrafyada da karşılaştığım ortak sorun aynıydı: nitelikli iş gücü.

Yapay zeka bu bağlamda yalnızca bir verimlilik aracı değil, iş gücü açığını kapatmanın stratejik bir yolu olarak öne çıkıyor. Tekrarlayan süreçlerin otomasyonu, bilginin kurumsal hafızaya kazınması, karar destek sistemleri… Bunlar artık lüks değil, rekabette kalabilmenin şartı. Sizler, bu dönüşümün yalnızca kullanıcısı değil, mimarları olacaksınız.

Sürdürülebilirlik de aynı şekilde netleşmemiz gereken bir konu. Sürdürülebilirlik bir maliyet kalemi değil, rekabet gücüdür. Bugün Avrupa’ya ihracat yapan her Türk şirketi bunu bizzat yaşıyor. Sınırda Karbon Düzenlemesi bir yaptırım değil, piyasanın yeni dilidir. Yeşil finans kriterleri bir tercih değil, erişim koşuludur. ODE olarak bu gerçeği yıllar önce gördük ve sürdürülebilirliği iş modelimizin merkezine koyduk. Çünkü yalıtım, zaten tanımı gereği, enerjiyi koruma işidir; bir başka deyişle sürdürülebilirliğin malzeme dilidir.

Sizden önceki kuşakların belki 20 yılda yaşadığı dönüşümü, siz 5–10 yıl aralığında yaşayacaksınız. Bu nedenle kariyer planı yaparken tek bir dikeyde ilerlemek kadar, kendinizi yeniden konumlandırabilecek zihinsel esnekliği de inşa etmeniz gerekecek. “Diplomayı” bir varış noktası olarak değil, uzun bir maratonun start çizgisi olarak görün.

Sizin liderlik biçiminiz bizden farklı olacak. Siz çok disiplinli, çok dilli, çok kültürlü bir dünyaya adım atacaksınız.

Bu dünyada ayakta kalmak için daha ince bir denge kurmak zorunda kalacaksınız:

  • Teknolojiyi kullanacaksınız, ama insanı asla ihmal etmeyeceksiniz.
  • Veriyi okuyacaksınız, ama sezgiyi de geliştireceksiniz.
  • Hızlı olacaksınız, ama derinliksiz olmayacaksınız.

Bu denge, mühendislik eğitiminin size kazandırdığı analitik güçle, girişimcilik serüveninin size öğreteceği insani duyarlılık arasındaki köprüdür. Bu köprüyü en iyi, hem laboratuvarın, hem de pazarın dilini konuşabilen mühendisler kurar.

Hayatın bana öğrettiği en önemli tespitlerden birini de mutlaka paylaşmak isterim. Bir lider tek başına güçlü olamaz. Güç, birlikte yürüyebildiğiniz insanlarla ölçek kazanır. Eşim Seher iş hayatım boyunca en büyük yol arkadaşım oldu. ODE’nin muhasebe, finans ve yönetişim omurgasını kuran kişidir. Birçok kişi şirketin “beyninin” ben olduğumu sandı; oysa işin aklı çoğu zaman Seher’di.

Liderlik yalnız yürür gibi görünür; aslında en güçlü liderler en iyi ekip kurabilenlerdir. Bunu, ilk çalışanınızı işe alacağınız gün de, ilk yatırımcınızla tanışacağınız gün de aklınızdan çıkarmayın.

Başarıyı yalnızca işte, pozisyonda, ciroda, ihracatta aramayın. Ailenizle kurduğunuz bağ, dostluklarınızın niteliği, kendinize ayırabildiğiniz zaman, hobileriniz… Uzun vadede sizi ayakta tutan unsurlar bunlardır. Ben iş hayatının yoğun temposuna rağmen aile ve dost halkasıyla, müzikle, sporla bağımı koparmamaya özen gösterdim.

Çünkü biliyorum ki, insan sadece üretmek değil, aynı zamanda duygu taşımak ve anlam aramak için yaratılmış bir varlıktır.

Ben dengeyi gençlik yıllarımda halk oyunları oynarken öğrendim: Bir adım ileri, bir adım geri; ama birlikte, ritimde, güvenle. Hayat da böyledir. Yalnız olmadığınızı, birlikte yürüdüğünüzde çok daha uzağa gidebildiğinizi aklınızdan çıkarmayın.

Konuşmamı bitirmeden, bir iş insanının samimi davetini de yapmak istiyorum. BEM’26 boyunca ODE Yalıtım olarak bir standla aranızda olacağız. Bu sadece bir tanıtım masası değil; geleceğin çalışma arkadaşlarını aramaya çıktığımız bir buluşma noktasıdır. Biz ODE olarak kırk yıldır genç mühendislerle büyüyen bir şirketiz. Bugün ihracat şampiyonluğumuzu bize kazandıran her hat, bir zamanlar genç bir YTÜ’lünün, İTÜ’lünün, ODTÜ’lünün ilk stajlarıyla kuruldu. Stantımıza uğrayan, öz geçmişini bırakan, merakıyla soru soran her gence kapımız açık.
Cumhuriyet’in en büyük kazanımı ve size söyleyeceklerim

Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından biri, herkes için eşit fırsat iddiasıdır.

Ben Anadolu’nun bir köşesinden çıkıp bugün bu kampüste, bu tarihi çatının altında sizinle konuşabiliyorsam, bu Cumhuriyet’in sağladığı eğitim imkanları sayesindedir. Bugünün dünyasında neresine giderseniz gidin, sizi ayakta tutacak temel kimlik Cumhuriyet’in size verdiği eşitlik, özgüven ve bilime bağlılık kültürüdür.

Liderliği sadece bir şirketin tepesine gelmek olarak tarif etmeyin.
Liderlik;
-mahallenizde,
-çalıştığınız kurumda,

-parçası olduğunuz sivil toplum örgütünde,

-hatta sosyal medyada bile

dili ve tavrı dönüştürebilme cesaretidir. Nerede olursanız olun, adalet, şeffaflık, liyakat ve kapsayıcılığı merkeze koyduğunuz sürece gerçek anlamda liderlik yapmış olursunuz.

Unutmayın:

Başarı bir unvan değil, bir duruş meselesidir.

Liderlik bir güç gösterisi değil, bir karakter meselesidir.

Ve siz, bu ülkenin en büyük potansiyelisiniz.

Hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Sözünüzü esirgemeyin. Yüreğinizi küçük hesaplara hapsetmeyin.

Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü hayatınızın bir köşesine not etmenizi isterim: “Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.”

Ben hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. Siz de kaybetmeyin. Çünkü bu ülkenin ihtiyacı olan kıvılcım, sizlerin içinde. Bir gün o kıvılcım hem kendi yolunuzu hem de başkalarının yolunu aydınlatacak.

Sizlere güveniyoruz.

Yolunuz açık olsun.

© Orhan Turan 2026. Tüm Hakları Saklıdır.